Çarşamba, Şubat 17, 2010

Ankara - 1

21 Şubat 2009'da yazıp sonra buraya koymayı unuttuğum yazının ilk kısmı. Nedense 20 dk aralıkla iki kısım halinde yazmışım. Orjinalini bozmadan öyle iki parça halinde yayınlıyorum ben de. Bir yıl sonra okuyunca, ne anlatmaya çalışmışım ben de pek anlayamadım öyle. Ama bir senede ne kadar çok şey olmuş onu hatırlattı bana.

* 1 *

Kütüphanenin önünde bekliyorum, hafta sonu uzak bir yerde. Açılmasına on on beş dakika bir şey var, dışarıda bir kalabalık. En son böyle yine hafta sonu, sabahın bir körü bir şeyin açılmasını beklediğimden bu yana seneler geçmiş. Bir internet kafenin önündeydik, sınıfça. Oyun oynamak için gitmiştik, o zaman bile aptalca gelmişti. O halde şimdi niye bekliyorum, bu da aptalca değil mi?

Yakında küçük bir göl var, onun etrafında yürüyüşe çıkabilirim. Ya da ne bileyim gidip bir yerde bir şeyler içebilirim. Ama yapmıyorum. İnsanlara bakmak daha eğlenceli çünkü. Hepsi türlü türlü. Sanki ben bakayım diye toplanmışlar buraya. Akvaryuma bakar gibi hissediyorum bir an kendimi ve utanıyorum yaptığımdan. Çünkü onlar balık değil insan. Ben de halka değil filim zaten. Aklıma Panora geliyor birden. Deniz akvaryumu ve V.'nin tabiriyle Nemo'suyla. Hatıralar ve Ankara ilginç şeyler. Her şey başka bir şeyi çağrıştırıyor. O başka bir şey ise hemen hemen her zaman Ankara. Kendisi olmasa bile onunla ilintili bir şey, orada olmuş, orada devam eden bir şey. Ara ara anlam kayıyor benim için. Yalnızlık hatıralar oluyor, hatıralar ise Ankara.

Balıklarıma geri dönüyorum. En az altmış yılı kapsayan bir yaş aralığı var burada. Solumda köstekli saatli amca. Kasketi, gömleği ve kahverengi Sümerbank kumaşı pantolonuyla yanımda. Haki ceketini unutuyordum az daha. Zaman tüneli gibi bir şey bu. Onun da ötesinde hatta. Zaman ve mekan tüneli, paralel evrenlerin buluşması bir de akı kapasitörü. Merdivenlerde iki genç oturuyor. Kız çok gürültücü. Nokta yerine shit kullanıyor. Telgraflardaki stop gibi bir şey olsa gerek onun için. Çok da ilgi çekici değiller benim için. Akvaryumlardaki renksiz balıklara benzetiyorum onları. Belli ki benim için gelmemişler. Varlıkları bir anda anlamlarını yitiriyor.

Tam karşımda orta yaşlı bir balık bu sefer. Takım elbiseyle gelmiş elinde bir takım evraklar. Ceketinın dirseklerinde yama var. Söküklerini bu mesafeden görebiliyorum. Saç baş dağınık ama gözler ışıl ışıl. Kendiyle gurur duyan bir hali var, acaba neden?

Kapı açılıyor bu arada. Bir anda bir haralagürele. Balıklar insan oluyorlar tekrar. Bir itiş kakış. Bende iterim ne var. Ben alışığım bu tarz işlere. Bizde de Metro var Ankararay var. Bek yine geldin aklıma. Ne güzel şehirdin sen Ankara..

2 yorum:

Anonim dedi ki...

Ankara konusundaki yorumlarına katılıyorum. Bu kadar gri bir şehrin hatıralarda bu kadar yer edebilmesi ilginç...Senin kadar uzağında olmasam da içinde de oldum bu şehrin dışında da, ve ne gariptir ki dışındayken içindeymişim gibi yakınımda olan Ankara içindeyken şimdi çok uzaklardan bakıyor bana..Ne güzel şehirdi hakikaten yaa Ankara...
H.

Anonim dedi ki...

Önemli olan Ankara değil aslında.Biz geçmişimizi, çocukluğumuzu arıyoruz.Ben ne yaşlı insanlar biliyorum çocukluğunda terkedip çıktığı köyünü öyle anlatırlar ki insan peri masallarındaki ülkeler gibi hayal eder. O köye yolumuz düşse o köy bu köy mü diye hayret ederiz.Vizonteledeki belediye başkanının dediği gibi bir yeri sevdiysen orası dünyanın en güzel yeridir.kısacası çocukluğumuzn geçtiği yer en güzel yerdir.HT