Pazar, Mayıs 23, 2010

Teşekkürler - 27

Doğum günümü hatırlayan, hatırlamayan, bir senedir hayatımda olan, beni destekleyen, beni seven, iyi dileklerini ileten, arkadaşlığını esirgemeyen herkese çok teşekkür ederim.

5. geleneksel kendi kendime doğum günü mesajımda yine geleneği bozmayarak kendime iyi, mutlu, güzel, sağlıklı ve sevdiklerimle birlikte bir yıl dilerim.

Saygı ve sevgilerimle,
Ahmet

Pazartesi, Şubat 22, 2010

Yorumlar

Son bir hafta içinde pek çok kişiden mesaj aldım. Burayı güncellemenin de en büyük zevki bu, ne zamandır konuşmadığım insanlardan tekrar bir haber almak. Murat gönderdiği mesajın sonuna Macbeth'in açılışından küçük bir parça eklemiş, hoşuma gitti onu da burada yayınlıyorum.

Üçüncü kişi yine Murat'ın isteğiyle Onur. Neden bize üç cadılı kısmı seçmiş onu bilemiyorum, belki buna da başka bir yorumunda açıklık getirir.

Hoşçakalın.

When shall we three meet again
In thunder, lightning, or in rain?
When the hurlyburly's done,
When the battle's lost and won.


Maalesef düzgün bir Türkçe tercümesini Internet'de bulamadım. En olabilecek şu var onu da kim çevirmiş bilmiyorum:

(Üçümüz) Ne zaman buluşuruz bir daha
Gökgürültüsü, yıldırım veya yağmurda?
Bu velvele bittiğinde,
Savaş kaybedilip, kazanıldığında.

Pazar, Şubat 21, 2010

Bana Mesaj Gönderin


Sağ tarafa, en üste yeni küçük bir kutucuk ekledim. Bana mesaj gönderebilmeniz için. :)

Buraya kısa bir mesaj yazıp küçük ok tuşuna tıkladığınızda her nerede olursam olayım mesajınız bana ulaşacak. Yani hedef bu, olabilir de olmayabilir de. Blog'dan bana SMS gibi bir şey hem de kontör falan harcamadan.

Hala nedir bu, biz anlamadık diyenler için özenle hazırladığım kullanma kılavuzunu da buraya iliştiriyorum.

Hoşçakalın..

Ankara - 2

21 Şubat 2009'da yazıp sonra buraya koymayı unuttuğum yazının ikinci kısmı.

* 2 *

İçerisi o kadar da eğlenceli değil. Ne bir bilgisayar var doğru dürüst ne de bir wifi. Küçük de bir yer ama insanlar dağınık oturmuşlar yine de. Nasıl oyalayacağım kendimi belli değil. Dolanıyorum, rafların kitapların arasında. Oturacak uygun bir yer bulabilmek için. Tanıdık bir şeyler arıyorum belki de umutsuzca. Derken duvarda kocaman bir harita. Aslında bir Ege haritası bu. Ama okullarda görmeye alışık olduğumuz cinsten. Türkiye orada. Şairin dediği gibi aynen. Anadolu'dan Avrupa'ya bir kısrak başı gibi uzanmış. İşte burada, yine tam karşımda Ankara. Komik aslında bunu niye asmışlar ki buraya?

İlişiyorum bir köşeye, yine başlıyorum izlemeye. Gelene geçene bakıyorum. Kütüphane sessiz ama tam karşımdaki abiye yetmemiş bu. Bir de kulaklarına tıkaç tıkamış. Koca koca kırmızı şeyler. Zannedersin kapıda tabela var "İçerideki ses düzeyi kalıcı duyma bozukluklarına yol açabilir" diye...

Onun yanında bir adam, elinde bir kitap. Saçları uzun, kahverengi beyaz kırması. Elleriyle bir şeyler anlatıyor kendine sürekli. Ama nedir anlamıyorum. Sessiz okuma denen güzide tekniği tam anlayamamış vakti zamanında. İçinden bağıra bağıra okuyor kitabını. Kulağı tıkaçlı adama haksızlık mı ediyorum ne?

Soluma doğru karşımda iki çocuk. Güya ders çalışıyorlar. Yalan! Oğlanın elinde bir cep telefonu kızın fotoğrafını çekmeye çalışıyor. Kız da elindeki kağıtlarlar suratını kapatıyor. Belli ki eğleniyorlar. Ama ellerinde kalın kipatlar. Suratını kapattığı kağıtlarını yarısı highlighterla yeşil yeşil işaretlenmiş. Niye sarı kullanmazlar da başka renk kullanırlar orasını da anlamam. Ben sadece sarı kullanıyorum. Bir de ara ara kırmızı. Sarı, kırmızı sevdiğim renkler, yeşil ne ola ki. Belli ki sabahın bu vakti ders çalışmaya gelmişler. Yatıp uyusaydınız daha iyiydi vallahi. Yine V.'nin dediği gibi ders çalışacağımıza yatıp uyuyalım kafamız çalışır daha iyi.

Sabahın körü kavramının ne kadar da göreceli olduğunu fark ettim bir anda. Saatin kaç oldğunu söylesem mesela ne düşünürsünüz hakkımda. Saat on bir buçuk. O kadar da erken değil aslında. Ama benim için erken. Gece insanıyım ben galiba. Benim bünye akşam dörtten gece ikiye düzgün çalışıyor onun dışında da makine hep soğuk.

Yazacak ilginç bir şey kalmadı artık, hem kitap okumak istiyorum biraz. Çocuklar da gittiler zaten. Oğlan kızın kafasına kalem fırlattı. Bu da kızın çok hoşuna gitti. Güle güle gittiler. Belki de beni dinlediler gidip uyuyacaklar. Telepatik güçlerim gitgide güçleniyor herhalde. İyi bir şey olsa gerek. Ya da insanlar gitgide garipleşiyor. Kötü bir şey olsa gerek. Ben bu iyi mi kötü mü sorununu fal bakarak çözmeye karar verdim. Normalde yazı tura atardım ama şimdi vaktim bol en iyisi fal bakayım...

Perşembe, Şubat 18, 2010

ahmetaltay.net güncellendi

ahmetaltay.net'i 2004 yılında açtım ve en son 14 Mart 2006'da güncellemişim. Internet zamanı ile düşünürseniz çok uzun zaman aslında. En basitinden youtube bile yoktu 2004'de artık oradan hesap edin.

Son bir kaç gün içerisinde ahmetaltay.net'in görüntüsünde ciddi değişiklikler yaptım. Temel amacım bütün gerçek anlamda değişken içeriği buraya yani bloga taşımak sitenin geri kalanını da basit ve bana ulaşmak isteyenlerin kolayca kullanabileceği bir hale getirmekti. Uzun zamandır kendi içeriğimi kendi sitemde tutmak için direniyordum ama artık her şeyi blogger'a taşımaya karar verdim. Bunu da dikkatli düşünürseniz acaip bir karar aslında. Yazdığım her şeyi kendime ait bir yerde saklamak yerine Google'a teslim ediyorum. Gerçi büyük olasılık uzun vadede bu daha akılcı bir durum ama yine de saçma geliyor bana. Özünde Google'a da o kadar güvenmiyorum. Yarın servisi kapatmaya kalksalar kapılarına dayanacak halim yok sonuçta.

Gidin bir bakın (ahmetaltay.net) bakalım. Hatta iyi gününüzdeyseniz benimle düşüncelerinizi bile paylaşabilirsiniz.

Sitenin bütün eski içeriği arşiv menüsü altında erişilebilir durumda. Ama ben yine de zamanında site dahilinde yazdığım yazıları parça parça buraya taşımayı planlıyorum. En azından blog kendi için bir bütün olacak benim gözümde.

Son olarak, ne kadar büyük değişiklik olduğunu göstermek için biraz da öncesi-sonrası resimleri hazırladım. Yüksek beğenilerize sunarım.


Giriş sayfası öncesi

Giriş sayfası sonrası


Hakkında sayfası öncesi

Hakkında sayfası sonrası